HER OLANI HAYIR BİL HER GELENİ HIZIR BİL HER GECEYİ KADİR BİL

(Toplumsal İlişkiler 677)

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ فٖي لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِؕ
لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍؕ
Doğrusu Biz onu, yani, yukarıdaki Alak sûresinin ilk ayetlerini, insanlığın kaderinin dönüm noktası olan bir gecede, dünyanın kapılarının Allah’a kulluğa aralandığı, kıymetini Kur’an’dan alan mübârek Kadir Gecesinde indirdik.” (Kadir/1)
“İnen Kur’an ile iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın kesin hatlarla birbirinden ayrıldığı bu Kadir Gecesinin ne muhteşem bir gece 
olduğunu bilir misin? Öyle büyük bir gecedir ki o, sırf senin bilgi ve idrâkine kalsaydı, onun kadrinin derecesini asla bilemezdin.” (Kadir/2)
Kadir Gecesi, içinde Kur’an’ın indiği böyle bir gece bulunmayan 
bin aydan daha hayırlıdır. İnsanlık Cebrail’in Hz. Muhammed’le buluşup onun gönlüne Kur’an’ın ilk ayetlerini nakşettiği o gece, iyiye, güzele ulaşma yolunda binlerce yılda başaramayacağı bir gelişmeyi, ilerlemeyi işte o bir gecede kazanmıştır.” (Kadir/3)

Hani duymuşsunuzdur şu meşhur sözü “her geleni Hızır bil! Her geceyi Kadir bil,” diye. Kadr-ü kıymet bilmenin önemini arzetmek için biçilmiş kafta diyebiliriz bu söz için.

Hz. Mevlana; “her olanı hayır bil, her geleni Hızır bil, her geceyi Kadir bil” sözüyle bize bazı şeylerin değerini, anlamını biraz çabuk kavrayıp ona göre hareket etmemiz gerektiğini anlatır. Kadr-ü kıymet bilmek çok önemli. Bazı şeylerin yeri ve zamanı gelmiştir bunu iyi etüd etmek lazım.

Şems-i Tebrizi der ki; “sözün kıymetini lal olandan, ekmeğin kıymetini aç olandan, aşkın kıymetini ise hiç olandan öğren.” Kıymet bilmek zor zenaat iş. Her insan kendine sunulan nimetlerin kadrü kıymetini bilemez. Bu yüzden insana nankör ve zalim sıfatları çok yakıştırılır. Türkçe karşılığı değer anlamına gelen kıymet kavramı dilimize Arapçadan geçmiştir.

Her ne hikmetse insan bir şeyin değerini elinden uçup gittiğinde anlar. Söz söylemenin değerini en iyi dilsiz bilir. Görmenin anlam ve önemini en iyi görme engelli birisi, duyma ve işitmenin kadrü kıymetini işitme engelli birisi daha iyi teslim eder. Çünkü o nimetten mahrum olmakla birçok sıkıntı yaşamış olabilir.

Her geleni Hızır bil konusu Şemsabad (Kitab-ü Usul-i’l AŞK) adlı tarihi romanımızda nasıl işlenmiş bir görelim:

Baturalp Hamza hapishanede hiç yok yere yedinci yılını tamamlıyordu. Unutulmuştu adeta. Kimse onun suçunun ne olduğunu bilmiyordu. Ondan sonra gelen niceleri, mahpushaneden çıkmış, zindan günlerini, hatta kendisinden çok şey öğrendikleri arkadaşları, Baturalp Hamza’yı unutmuşlardı bile. Hele İlyas Reis, sultanın kaptan-ı deryası olmuştu. Zindandan çıkarken ‘sultanın yanına çıkınca Baturalp Hamza’nın durumu ne olacak?’ hatırlatmasını çoktan unutmuş, şimdilerde, hatırına bile gelmiyordu. Denizlerde oradan oraya, dolaşıp duruyordu. Baturalp Hamza, kendiyle baş başa kaldığı zaman, büyük bir üzüntüyle;

-Allah’ım! Ben doğrudan senden yardım istemem gerekirken İlyas Reis’e çok güvenerek yardım istedim. Hâlbuki ancak sana tevekkülü etmem gerekirdi. Affet beni Rabbim,” diye dua ediyor, tövbe istiğfar ediyordu.

Bir gece, Baturalp Hamza, dayanamayıp Zindankale hapishanesinden, ellerinde kelepçe, ayaklarında zincirle beraber tayy-i mekân ederek, (hızlıca bulunduğu yeri aşıp, bir başka yere geçerek) Medreseyi Yusufiyye’den, Medreseyi Mevlana’ya geldi. Mevlana’nın yanında, büyük oğlu Sultan Veled bulunuyordu.

Baturalp Hamza, selam vererek Mevlana’nın odasının hemen eşiğinde ellerindeki kelepçeyi ve ayaklarındaki zinciri çözüp içeri girdi. Sultan Veled’i bu halden korkar sanarak;

-Pirim, oğlunuz çıksın isterseniz.” Dedi.

Mevlana:

-Çıkmasa da olur, bu durumlara alışması lazım” dedi.

Baturalp Hamza:

-Pirim, üstadımız Hızır (a.s)’a söyler misiniz? Tahammülüm sabrım kalmadı.” Dedi.

Mevlana:

– Olur, söyleyelim Baturalp Hamza kardeşim.” Dedi.

Sonra Baturalp Hamza yine hemen kelepçeyi eline, zincirleri ayaklarına takarak zindana geri döndü.

Bir zaman sonra aynı şekilde Baturalp Hamza yine Mevlana’nın yanına geldi:

-Söylediniz mi pirim? Sonuç ne oldu?” diye sordu.

Mevlana:

-Söyledim Baturalp Hamza kardeşim” dedi.

Baturalp Hamza:

-Ne dedi, üstad?” diye sordu.

Mevlana:

-Sabretsin, az kaldı Moğollar ve senin (Mevlana’nın) pirin Şems-i Tebrizi, Konya önüne gelmek üzere, hemen çıkacak.” Dedi.

Baturalp Hamza:

Pirim, Selina’ ya da bu müjdeyi Kerra Hatun verebilir mi?”

Mevlana:

-Elbette. Yarın inşallah bu müjdeli haberi Kerra Hatun’la verelim, ”dedi.

Baturalp Hamza bu cevabı alınca bu defa kapıdan değil, pencereden çıkıp gitmişti, ellerinde kelepçe ve ayaklarında zincir olarak.

İlginç olan Baturalp Hamza’nın, hem zindandan kelepçeyi ve zincirleri çözüp çıkması, hem de Mevlana’dan, Hz. Hızır için, yardım istemesiydi. Hapishaneden çıkma gücüne sahipken Baturalp Hamza üstadları Hızır (a.s)’dan izin almadan o tasarrufu kullanamıyordu.

Ertesi gün, Mevlana hazretleri, yanında eşi Kerra Hatun olduğu halde, Selina’nın yanına gittiler. Selina, onları kapıda karşıladı. Kerra Hatun, yıllarca kaldığı bu eve özlemle baktı. Eski eşiyle olduğu zamanları, Kimya’nın çocukluk senelerinin, babasıyla ve babasız geçirdiği zamanları, bir film şeridi gibi geçirdi gözünün önünden. Odaları, eşyaları, tek tek kontrol edip, aklı o günlere gitti. Yanında Mevlana’nın olduğunu, sanki unutmuşa benziyordu. Onun, zaman tünelinde, hatıralarıyla baş başa kalması, Mevlana’nın aklına şöyle bir hikâyeyi getirdi:

Birisi, ‘bir akıllı arıyorum, ona danışacağım bir müşkülüm var’ dedi. Bu sözü duyan kişi ona birini tavsiye etti:

-Şehrimizde kendini deliliğe vuran biri var, ondan başka da akıllı yok. Bak işte bir sopaya binmiş, çocuklarla habire koşturup duruyor.

Fikir ve tedbir sahibi, ateş parçası bir kişidir. Kıymeti gök gibi yüce, yıldızlar yağdırıcı bir zat-ı muhteremdir. Kudreti ve nuraniyeti yüce meleklere can olmuştur. O kendisini bu divanelikle gizlemiştir.

Allah dostu, kendisine deliliği perde etti mi, ey kör sen onu nasıl tanıyabilirsin?

Eğer yakin ve basiret gözün açıksa bak da her taşın altında bir erin gizli olduğunu gör.

O büyük adamın halini öğrenmek isteyen adam, o deliye şöyle seslendi:

-Ey sopayı at edinip binen atlı, bir an için atını bu tarafa sür.”

O deli şu karşılığı verdi:

-Çabuk söyle, atım çok serkeştir, huysuzdur. Çabuk ol ki, seni tepmesin. Ne soracaksan açıkça sor bakalım.”

-Ben bu sokakta oturan kadınlardan biriyle evlenmek istiyorum. Benim gibi bir adama acaba hangisi layıktır?”

Kendini deliliğe vuran veli kişi bu soruya şu cevabı verdi:

-Dünyada üç türlü kadın vardır: İkisi zahmet ve mihnetten ibarettir. Biri de daimi bir hazinedir. Onu alırsan tamamıyla senin olur. İkincinin yarısı senin olur, yarısı senden ayrı kalır. Üçüncüsü ise hiç sana mal olmaz.(netice vermez) Bunu duydun ya haydi şimdi yürü, ben gidiyorum.”

Veli kişi, at yaptığı sopasını sürüp çocukların arasına katıldı. Soru sahibi, ona tekrar bağırdı:

-Gel de hiç olmazsa şu dediklerini açıkla. Bu söylediğin üç çeşit kadın kimlerdir?”

Atını tekrar ondan yana sürdü ve şu açıklamayı yaptı:

-Bakire kız tamamıyla senin olur. Gamdan kurtulursun. Yarısı senin olan da duldur. Fakat hiçbir surette senin olmayan, evladı olan dul kadındır. İlk kocasından evladı olduğundan sevgisi de, bütün hatıraları da oraya gider.

Hadi şimdi git! Atım seni tepmesin. Uzaklaş, serkeş atımın nalları seni ezer.”

Böyle dalıp gitmişken bir anda Selina’nın elinde bir bardak içecekle;

Buyurunuz efendim” demesiyle kendine geldi.

Kerra Hatun hala evi dolaşıyordu. Mevlana hazretleri içeceğini yudumlarken Selina hal hatır sordu:

-Nasılsınız efendim!”

– Elhamdülillah kızım, sen nasılsın?”

-Şükür Yaratan’ıma, size bir konuda başımdan geçeni anlatmak istiyorum” dedi ve soğuk kış gününün gecesinde ve seher vaktinde olanları anlattı. Bu ilginç adamı sordu.

Mevlana hazretleri bir şiirle konuşmaya başladı:

-Uzaklık deyip de dert ettiğin nedir ki sevgili? Biz Yaratan’ı görmeden sevmedik mi? Baturalp Hamza, her ne kadar uzun yıllar, bizden uzaksa da, meğer yakınımızdaymış. Hiç aklımızda olmayan, bir yerdeymiş. Biz onu gökte ararken, yerde bulduk. Onu hep görev icabı Konya dışında zannettik. Hani uzun süre gidiyor da gelmiyor, sonra da birden çıkıp geliyor ya, onun gibi birden bir yerlerden çıkıp gelecek sandık. Meğerse medreseyi Yusufiyye’de çile dolduruyormuş. Sana gelen Hızır (a.s)’da aynı şeyi söylemiş, yani zindan da yatıyor, hem de suçsuzmuş. Birkaç güne Moğollar, Konya önüne geliyor, işte o zaman, Baturalp Hamza’da, çıkmış olacak.”

Selina bu habere çok sevindi ama Mevlana’nın verdiği yeni haberlere de hayret etti ve merakla sordu:

-Moğollar mı geliyor dediniz? Baturalp Hamza zindanda mı yatıyor?”

-Evet, Moğollar Konya’ya çok yaklaşmış. Baturalp Hamza’da mahpushanede yatıyor.”

-Peki, bütün bunları siz nereden biliyorsunuz?”

-Sana gelen o mübarek zat söyledi.”

-Yaa. Hızır aleyhisselam öyle mi?”

Mevlana, sadece evet anlamında, başını sallamakla yetindi.

Selina:

-Vah, vah, bütün bu olaylar hep Baturalp Hamza’nın başına mı gelecekti?” diye inledi.

Mevlana hazretleri:

-Elbette Baturalp Hamza’nın başına gelecekti. Çünkü onun hayat programında yani kaderinde hiç yoktan uzun yıllar hapiste yatmak varmış. Kaderinin kazası da gerçekleşmiş ve bitmek üzeredir. Firavun Allah’ın takdirini bozmak için tedbiren yüzbinlerce erkek çocuğunu öldürttü. O masumların kanına girdi. Ama buna rağmen Hazreti Musa doğdu ve Firavun ’un sarayında yetişti. ‘Dünyadakilerin hallerini döndüren Allah değilse, niçin haller, dileklere aykırı dönüyor?’

Resulullah (s.a.v); “Allah Teâlâ kaza ve kaderinin infazını murat ettiği zaman sahiplerinin akıllarını ortadan kaldırıverir ki, kazası kaderi onlarda yer bulsun. Emri yerini bulunca, akıllarını geri verir ve pişmanlık olur.” Buyurmuştur.

Allah’ın hükmünü görünce isyan etme! Baturalp Hamza’da, zor bir görevde muhtemelen, emirlerden birinin tekerine, yine devlet için, çomak soktu. Onlarda onu, hapsettiler. Belki de Baturalp Hamza’yı öldürmeye kasteden kişi, belki şu an, yaşamıyordur. Bunlarda Allah’ın takdiri ve kazasıdır.” Dedi.

Selina:

-Keşke şu kötüler olmasaydı, hep iyiler olsaydı!” diye iç geçirdi.

Mevlana hazretleri:

-Kötüler bize, Baturalp Hamza gibi yiğitler yiğidini, Hz. Hamza’yı, ikisi de aynı anlama geliyor aslında, bu kutlu iyilerin ne kadar değerli olduğunu anlatıyor. Herkes farklı farklı yaratılmıştır. Her bir insanın özellikleri de farklıdır. Hiç şu âlemde tekdüzelik var mı? Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah, herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz, öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını, başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir. Bir gün Ebu cehil, Peygamberimizi gördü ve “Haşim oğullarından bir çirkin belirdi” dedi. Peygamberimiz; “haddini aştın, fakat doğru söyledin” buyurdu. Sonra da Ebubekir efendimiz, Peygamberimize “sen bir güneşsin, parla ve dünyayı aydınlat” dedi. Peygamberimiz ona da; “doğru söyledin ey Ebubekir” dedi. Olaya tanık olanlar, bunun nedenini sordu. Peygamberimiz (s.a.v): “Ben bir aynayım, kim bakarsa, bende kendini görür” diye cevap verdiler. Bu yüzden;

Keser gibi olma: Hep bana, hep bana, Rende gibi olma: Hep sana, hep sana, Testere gibi ol: Hem sana, hem bana.”Diyerek davranışlarını da testereye göre ölçüp biçmelidir. İnsanlara yukarılardan bakarak değil, onlara aynı hizadan bakmalıdır.”

Tam bu esnada da, Kerra Hatun, evin bütün odalarını ve bahçesini dolaşmış, içeriye giriyordu. Selina ’ya bakarak;

-Ee Selina’cığım, görmeyeli nasılsın bakalım? Baturalp Hamza’dan, bir haber var mı?” dedi.

Şemsettin ÖZKAN

28.04.2022 GÜZELYALI

KAYNAKLAR

1-kuran.diyanet.gov.tr

2-kuranmeali.com

3-pixabay.com

4-Şemsettin ÖZKAN, ŞEMSABAD (Kitab-ü Usul-i’l AŞK) adlı henüz basılmamış tarihi romanımdan alıntı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.