(Toplumsal İlişkiler 3092)

مَثَلُ الَّذٖينَ حُمِّلُوا التَّوْرٰيةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ اَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ
“Kendilerine Tevrat yükletilip de (ilim sahibi olduktan) sonra, onu (Kitabullah’ın emirlerini, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi sorumluluk) yüklenip yerine getirmemiş (ve İlahi buyruklara göre amel etmemiş) olanların durumu, koskoca kitaplar yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. (Böyle ağır kitap yükü altında yaşamak, külfet ve zahmet dışında merkebe ne fayda verir?) Allah’ın ayetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür. Allah, (bile bile Kur’ani hükümleri çiğneyen) zalim bir kavmi (ve hain kesimleri) hidayete erdirmeyecektir.” (Cuma/5)
Keçecizade İzzet Molla’nın şu sözü pek meşhurdur: “Meşhurdur fısk ile olmaz cihan harab Eyler anı müdahane-i aliman harab.”
Yani şu demek; “bu söz meşhurdur ki, dünya insanların sapkınlığa düşmeleri nedeniyle yıkılmaz. Ancak onu alimlerin yalakalık etmeleri yıkar.”
Hayatın gerçeklerinde de öyle değil midir? Sıradan insanların değil, bilen, ilim sahibi insanların gerçekleri kamufle edip saklamaları, yukarılara bir yerlere yalakalık yapmaları toplumu derinden etkilemez mi?
Alim ulema takımı güzel güzel ele verip talkını, kendileri yutarsa salkımı, bu ahalinin hali nice olur? Bir düşünsenize güzel güzel anlatıyorlar lakin kendileri söyledikleriyle amil değiller. Heyecanlı heyecanlı vaaz kürsülerinden, ateşli ateşli konuşuyorlar lakin zerrece kalpleri ürpermiyor. Habire halka ona buna sallıyorlar, kendilerine zırnık dokundurmuyorlar. Karşısında açlık sınırının altında kalmış yaşlı, emekli cemaate fakirlerin önce cennete gitmelerini anlatıyorlar, kendileri lüks içinde cemaatinin iki üç katı maaşlarıyla fakirlikten dem vurmaları ne kadar etkili olacak ki?
Etkili nasıl olunacak? Şimdi vereceğim örnek Konya’mızın evliyası muhterem Hacıveyiszade’nin babası Hacı Veyis efendiye (cami imamına) ait. Vefatından sonra hanımı torununa şunları anlatıyor:
“Deden merhom, tam elli sene her işi yaptı. Tek kuruş maaş almadı. Köyde bir tarlamız vardı. O tarlayı ektirir, biçtirir, ordan gelenle geçinirdik. Başka bişiciğimiz de yoğudu. Kıt kanaat geçinirdik, ama kimseye belli etmez, kimseden bişiy istemez, almazdı. Hep virirdi virebildiğince. Deden merhom işte böyle bir insandı oğul!.. Gabri cennet olasıcaya birgün;
– Efendi didim, havalar yüzünü eğdi, gış geliyor, bana entarilik bir pazen alsan…
– İnşallah dedi. Parası olmayınca inşallah der, başka bişiy söylemezdi rahmetli. Bir iki gün geçti, bir daha söyledim gine;
– İnşallah dedi. Birkaç gün sonra bir daha söğledim. Gine;
– İnşallah, diyince ağzımdan şu çıkmış:
– Efendi bu mahallenin halkında hiç mi utanma yok? Hiç düşünmezler mi, bu hoca efendinin bir evi var, barkı var, çoluk çocuğu var, ne yapar ne eder diye? Bu hoca beş tane çocuk büyüttü, ne yerler ne içerler, ne giyerler diye hiç mi akıllarına gelmiyor? (O dönem imamlara devlet maaşı verilmiyor) Dimissim(demişim, deyivermişim…) Amaniin, amaniin! Deden merhom gabri cennet olasıca, bir öfkelendi, bir öfkelendi… Hiç öyle öfkelendiğini görmemiştim:
-Muhsine, Muhsineeee!… dedi. Aman ağzındaki tükrüğü yutarım dime! Yutma tükür!… Bu söz karnına gitmesin. Ağzından çıkan bu söz Beyşehir gölüne düşse göl zehirlenir, balıklar ölür. Tükür o sözü çabuk, yutma!… Tövbe et, istiğfar et!… Ben boynumu büküp istiğfar çekmeye başlayınca sesi yumuşadı. Mesele ne olursa olsun, kırmayı sevmezdi. Yanık gevrek bir sesle;
– Muhsine dedi, benim mahallemdeki cemaat doğudan gelen muhacirlerdir. Ben elimden gelse hicret edip gelen bu insanlara maaş bağlarım. Ben onlardan nasıl bir şey umarım,” dedi.
Şu insanlardaki gösterişsizliğe, sadeliğe ve tevazuya bakın. İşte İslam’ı yaşama diye ben buna derim. Adam, bu mübarek insan İslam’ı yaşıyor. İslamcılık yapmıyor. Resmen bir Müslüman nasıl olur canlı şahidi. Bir alim nasıl olacak, bir hoca nasıl olmalı mesajını veriyor. Kur’an’ı, Peygamberi işte bu insanlar sevdiriyor. Temsil ve takdim noktasında mükemmel Müslüman bu. İnsanın derecesini ve değerini yükselten de alçak gönüllülüğü ve sadeliği değil mi? Hani bir atasözümüz vardır;” “Alçak uçan yüce konar, yüce uçan alçak konar,” diye. Alçak gönüllüler her daim toplum nezdinde sevilirler, hürmet görürler ne diye böbürlenmedikleri, kibirlenmedikleri için. Ya yüce uçup büyüklenenler ne olacak? Elbette alçağa konacaklar, yani toplum tarafından asla ve kat’a sevilmeyeceklerdir.
Şemsettin ÖZKAN
26.06.2026 KONYA
KAYNAKLAR
1-kuran.diyanet.gov.tr
2-kuranmeali.com
3-pixabay.com
4-suskunduvar.com