LEYLA’NIN SOKAĞINDAKİ KÖPEĞİN GÖZLERİNDEN ÖPEBİLMEK…

         ( Mesnevi’den 10. Sohbetimiz )  

        “Elini kolunu açtı ve onu kucakladı. Ona aşk gibi kalbinde ve ruhunda yer verdi. Padişah onun elini alnını öpmeye, oturduğu yeri, geldiği yolu sormaya başladı. Sora sora meclisin baş sedirine kadar onu götürdü ve “nihayet sabır ile manevi bir hazine buldum,” dedi. Allah’ın hediyesi zahmet ve meşakkatin gidericisi, (Sabır sevincin anahtarıdır) hadis-i şerifinin mücessem manası(cisim halinde olanı) dedi. Ey görünüşü, her sualin cevabı olan hekim-i İlahi, sual ve cevaba ihtiyaç duyulmaksızın, insanın zorluğu, güçlüğü, seni görmekle hallolunuverir. Ey tabib-i İlahi, sen kalbimizdeki sırların tercümanı, çamura saplanıp kalmış yani aciz ve muhtaç kimselerin arkadaşı ve yardımcısısın. Ey seçilmiş, ey Allah’tan razı olmuş ve onun rızasını kazanmış kişi, merhaba, hoş geldin. Sen kaybolursan, kaza gelir feza daralır. Sen bu kavmin ulususun. Senden hoşlanmayan, o tabiattan vazgeçmezse mahvolur.

          O ağırlama ve hal hatır sorma meclisi geçince, Padişah tabib-i İlahi’nin elinden tuttu ve hareme götürdü. Hastanın ve hastalığın, geçmişini anlattı. Sonra hekimi, hastanın karşısına oturttu. Tabip hastanın benzini, nabzını ve idrarını görüp, muayene etti. Hastalığın hem alametlerini, hem de sebeplerini sorup dinledi. Dedi ki; “öbür hekimlerin yaptıkları tedavi, yapıcı ve şifalı bir tedavi olmamış. Hastayı, harap etmişler ve zayıf düşürmüşler. Onlar hastanın iç hallerinden haberdar olamamışlar. Körlüklerinden olsa gerek, hepsinin akılları dışarıda.”

          Hekim hastalığı gördü, gizli şey ona açıldı. Fakat onu gizledi ve Padişaha söylemedi. Hastalığı safra ve sevdadan değildi. Her odunun, kokusunun dumanından belli olduğu gibi, hastalığın mahiyetini bazı bulgulardan (semptomlardan) anlamıştı. Tabib-i ilahi, cariyenin zaafından anladı ki, o kalben savunmasızdır. Vücudu afiyettedir, fakat gönlü hastadır. Âşıklık derdi, kalbin inlemesinden bellidir. Hiçbir hastalık, gönül hastalığı gibi değildir. Aşığın derdi, diğer dertlerden ayrıdır. Aşk Allah sırlarının ölçüsüdür. Âşıklık ister o yönden olsun, ister bu yönden, akıbet bizim için o tarafa kılavuzdur. Aşkı şerh etmek için, ne söylersem söyleyeyim, asıl aşka gelince, o sözlerden mahcup olurum. Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır. Çünkü kalem yazmada koşup durmaktadır, ama aşk bahsine gelince çatlar, aciz kalır. Aşkın izahında akıl, çamura saplanmış eşek gibi, yattı kaldı. Aşkı ve âşıklığı, yine aşk izah etti. Güneşin varlığına delil yine güneştir. Sana delil lazımsa güneşten yüz çevirme. Gerçi gölge de, güneşin varlığından bir nişan verir, fakat güneş, her an can nuru bahşeder. Gölge sana gece gibi uyku getirir. Ama güneş doğuverince, ay yarılır, ışığı görünmez olur. Zaten cihanda, güneş gibi benzeri bulunmaz bir şey yoktur. Baki olan can güneşi, öyle bir güneştir ki, asla batmaz. Gerçi güneş tekdir, fakat onun benzerini, tasvir etmek mümkündür. Can güneşi ki, âlem-i esirin dışındadır.( Esir: Bütün kâinatta bulunan ve her tarafı kaplamış olan, lâtif madde, elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vasıta olan maddedir.) Onun zihinde de, hariçte de benzeri yoktur. Can güneşi hafızalara sığmaz ki, onun benzeri zihinde ve hayalde canlandırılabilsin.

               Şemseddin’in (Şems-i Tebriz-i’nin)sözü gelince, dördüncü kat göğün güneşi, başını çekti, gizlendi. Onun adı anılınca, ihsanlarından bir işaretini, anlatmak vacip oldu. Can (Hüsameddin Çelebi) şimdi eteğimi çekiyor. Sanki Yusuf’un gömleğinden koku almış gibi… “Yıllarca süren sohbet hakkı için, o güzel hallerden tekrar bir hali söyle, anlat ki yer gök gülsün, sevinsin. Akıl, ruh ve göz de yüz derece daha fazla sevince, neşeye dalsın” diyor. “Beni külfete sokma, çünkü ben yokluktayım. Zihnim durakladı, onu övmekten acizim. Ayık olmayan kişinin, her söylediği söz dilerse gösterişli olsun, dilerse haddinden fazla zarafet satmaya kalkışsın, yaraşır söz değildir. Eşi bulunmayan o sevgilinin (Hz. Şems’in) namına ne söyleyeyim ki, bir damarım bile ayık değil. Bu ayrılığın, bu ciğer kanının, şerhini şimdi geç, başka bir zamana kadar bunu bırak.”    

              Can (Hüsameddin Çelebi) dedi ki: “Beni doyur, çünkü ben açım. Çabuk ol, çünkü vakit keskin bir kılıçtır. Ey yoldaş,  ey arkadaş! Sufi, ibnü’l vakt’tir.(zamanın çocuğudur) İçinde bulunduğu zamanın gereklerine göre, iş görür. Yarın demek, yol şartlarından değildir. Sen yoksa sufi bir er değil misin? Varlık veresiye ile yok olur.” Ona “Sevgilinin sırlarını, gizli kapaklı geçmek daha hoştur. Sen artık hikâyelere kulak ver, işi onlardan anla! Dilbere ait sırların başkalarına ait sözler içinde söylenmesi daha hoştur,” dedim. O da, “Bunu apaçık söyle ki, dini açık olarak anmak, gizli anmaktan iyidir. Perdeyi kaldır, açıkça söyle ki, ben güzelle gömlekli olarak yatmam,” dedi. Dedim ki: “ O apaçık soyunur, çırılçıplak bir hale gelirse, ne sen kalırsın, ne kucağın kalır, ne belin! İste, ama derecesine göre iste; bir otun, bir dağı çekmeye kudreti yoktur. Bu âlemi aydınlatan güneş, bir parçacık yaklaştı mı, her şey yandı gitti. Fitneyi, kargaşalığı ve kan dökücülüğü araştırma. Şems-i Tebriz-i’den bundan fazla bahsetme. Bunun sonu yoktur, sen yine hikâyeye başla.”                (94- 143. beyitler)

     SEMBOLLER

Padişah> Ruh,      

Tabib-i ilahi ya da hekim>Kamil-i mürşit

Öbür hekimler> sahte hocalar

Hasta (cariye) > nefis

Kuyumcu> Geçici dünya zevkleri, lezzetleri

Şemseddin> Şems-i Tebrizi> Mevlana’nın hocası, mürşidi             ————————————————————————————-

            Aşk, uçurum (yar)dan düşmeye benzer. Bu yüzden sevgiliye “yar” denilir, diyen Hz. Pir, bir şiirinde de; “aşk beni arif etti/ inceltti zarif etti/ aşk nedir bilmez idim/ Aşk beni tarif etti,” diyerek, aşkı ince ince anlatır bizlere.

           “Nihayet sabır ile manevi bir hazine buldum” derken, Padişahın simgelediği ruhun; “hazine bulması” gaipten gelen hekimi, yani mürşidi kâmili ve güzel ahlak sahibini bulmaktan kinayedir.

          “Sen bu kavmin ulususun. Senden hoşlanmayan o tabiattan vazgeçmezse mahvolur.” Yani, aklının ve ruhunun olgunluğu nedeniyle diğer insanlara efendi konumunda olan bir insan-ı kâmilin emir ve öğütlerini her kim istemezse, candan ve gönülden kabul etmezse, hatalara yanılgılara düşer. Bela ve cefalara maruz kalır.

            İnsan-ı kamil olan, bu yol gösterici ve ruh doktoru terapist, işinin tam uzmanıdır. Mutluluğun kapılarını açandır. İşte “benim terapistim” diyebileceğimiz bu hekim sadece sözleriyle değil, aynı zamanda hâl ehlidir de. Ahlaklı ve edeplidir. Karakteri ve seciyesi yüksektir.  

           Padişahın, tabib-i ilahi’yi “hareme götürmesi,” kalbinin derinliklerinde var olan ve kimseye açamadığı sırlarını, ona açacağının bir ifadesi olarak algılanmalıdır. Kalbinin tüm sıkıntılarını, ona söyleyecektir, demektir. Hasta ile ilgili özel durumların, öyle herkese yaygara yapılmaması gerektiği ve bilgileri sadece psikiyatristin bilmesi gerektiği de, unutulmamalıdır. Tabib-i ilahi kendi yaptığı tam muayene sonuçlarına göre, hastayı öbür hekimlerin perişan ettiği sonucuna vardı. Çünkü hastanın beden değil, gönül hastası olduğunu anladı. Tedavide kullanılan ilaçların da, hastaya hiç ama hiç yaramadığını tespit etti. Cariyenin hastalığı, manevi yani aşk hastalığı iken, cismani hastalık teşhisi konularak, safra denilerek hastanın günlerce oyalandığını gördü.  Nefsin yani cariyenin, hastalığını bilmesine rağmen, geçici olarak hikmet gereği olarak sakladı, ser verdi ama sır vermedi. Güneşin bulunduğu dereceler, usturlab denen rasat aletiyle nasıl ölçülüyorsa, maneviyatta da Rabbani sırlar aşk usturlabıyla anlaşılıyordu. Tabib-i ilahi’ de bunu yapmıştı.

        O halde gönül hastalığı aşk neydi? Aşk bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan aşırı sevgi ve bağlılık duygusuydu.   

           Arapça ˁşḳ kökünden gelen ˁişḳ عشق  “şiddetle sevme, şiddetli ve yakıcı sevgi” sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça ˁaşeḳa عشقة  “1. sarmaştı, sıkıca sarıldı, 2. âşık oldu” sözcüğünün mastarıdır. Bu sözcük 

Aramice/Süryanice ˁāşaḳ עָשַׁף  “karışma, haşir neşir olma, bir şeyle uğraşma” sözcüğü ile eş kökenlidir.

          Bir şeyi sarıp sarmalayan, hatta zamanla sarıp, doladığı şeyi öldüren sarmaşık için aşeka denilmiş. Sarmaşık girdiği yeri işgal eder, her yeri sarıp sarmalar, bu sarıp dolamalar sıkıca, şiddetli ve yakıcıdır.

       En büyük aşk Allah, sonra Hz. Muhammed (s.a.v) aşkı ve sonra diğer sevgiler gelir. Erich Fromm’da, bütün sevgilerin kaynağının Tanrı sevgisi olduğunu, diğer sevgilerin de ondan doğduğunu söyler.

        Aşk, Mecnun gibi Leyla’nın sokağındaki köpeğin gözlerinden öpebilmektir.  Psikologlar, bu durumu davranış bozukluğu olarak yorumlarken, edebiyatçılar bu davranışın önünde saygıyla eğilirler.

         Mevlânâ Hazretleri, Mesnevî’sinde hikmetli bir hikâye nakleder:

Leylâ’nın aşkından çöllere düşmüş olan Mecnun, bir gün Leylâ’nın yolculuğa çıktığı haberini alır. Bunun üzerine devesine biner, Leylâ’nın köyüne doğru, süratle yol almaya çalışır. Yeni doğmuş bir yavruya sahip olan devesinin gözü ise, arkada kalan yavrusundadır. Mecnun, deve­nin üzerinde uyumaya başladığı zaman deve, hemen yavrusunun istikâmetine döner. Mecnun, farkına varınca, telâş için­de deveyi yine Leylâ’nın köyüne çevirir. Bu hâl, defalarca tekrar eder.

Çünkü Mecnun, Leylâ’ya kavuşma sevdasında, deve ise yavrusunun yanına koşma arzusundadır.

Günün sonunda Mecnun, nereye geldiğini merak ederek et­rafına bakar. İleri-geri bu hareketlerle, daha sabahleyin yola çıktığı yerde olduğunu, bir fersah bile yol alamadığını görür. O zaman Mecnun, deveye seslenir:

“–A deve! Sen yavruna âşıksın, bense Leylâ’ma! Do­layısıyla ikimizin de yolları farklı. Sen benim yolumu kesi­yorsun, ben de senin yolunu! Biz bu hâlde yoldaşlık ede­meyiz. Sen fani bir tene âşıksın, bense ebedî bir cana… Bu yüzden ayrılmamız gerek! (Bu hikâyede de Mecnun ruhu, deve de nefsi sembolize eder.)

         Meşhur Filozoflardan Eflatun’un fikrince her çeşit düzen aşktan ortaya çıkar. İnsan önce eşyaya, sonra güzel bedene, daha sonra fikirlere ve görünen sabit yıldızlara âşık olur. Ve muhabbet en nihayet Allah-u Teâlâ Hazretlerine münhasır kalır. Makbul olan mecâzi aşkın ilk özelliği, tam manasıyla iffeti olmasıdır. İffetsiz muhabbete aşk denmez. Onun ismi şehvettir. Ki hayvanlarda da görünür.

        Aşk, zamanla beden hastalıkları, yaşlılık gibi şeylerle, zaman içinde, zaaflarla tahrip olan bir şey değildir. Tam aksine aşk, zamanla çoğalır da çoğalır. Dil, kalem ve akıl aşkı anlatmaya çalışır, ancak hepsi aciz kalır. Dil tutulur veya anlatsa da, aklın paralelinde ilerlediği sürece ne şerh yapabilecek ki? Kalem aşkı anlatmaya kalksa, olgunlaşmış meyveler gibi ortadan ikiye yarılır. Akılsa çamura saplanmış eşeğe döner. Aşkı ve âşıklığı, yine aşkın kendisi açıklayabilir ancak. Hz. Mevlana dahi, aşkı izah etmekten “aşk için ne söylesem, ne açıklasam, aşka gelirim de utanırım” diyor. Beste ve güftesi Sezen Aksu’ya ait, Uşşak makamında, Zeki Müren’in müthiş seslendirdiği o şarkıda, nutku tutulan âşık, anlatamıyor bir türlü aşkını;

“Gün ağarınca, boynum bükülür/ dalarım uzaklara, gönlüm sıkılır/ Sorma ne haldeyim/ Sorma kederdeyim/ Sorma yangınlardayım zaman zaman./Sorma utanırım/ Sorma söyleyemem/ Sorma nöbetlerdeyim başım duman.

            Sevenin halinden, aşka benzer başka bir keyfiyet olmadığından, yine aşka düşen sevenler anlar.

             “Sana delil lazımsa Güneş’ten yüz çevirme” derken iki şeyi kast ediyor:

  1. Sevgili Peygamberimizin ruhaniyetini,
  2. Kendi zamanında yaşamış, hocası Şems-i Tebriz-i’yi.

     Güneş sözü geçince Hz. Mevlana otomatik mürşid-i kâmili olan hocası; Hz. Şems’i, burada yâd ediyor. Ancak yanında Mesnevi’yi yazan Hüsameddin Çelebi, Hz. Yusuf’un gömleğinin kokusunu alan Hz. Yakup gibi, ondan bahsetmesini istiyor. Ancak onun ayrılığından (hunu ciğer: Ciğer kanından)hala kendine gelememiş olduğundan, onu anlatma makamında olmadığından söz ediyor, Hz. Mevlana. Hüsameddin Çelebi ısrarla, Hz. Şems-i anlat dese de, onun ruhaniyetini ve sırlarını öğrenmenin, tıpkı güneşin dünyaya milimetrik biraz daha yakın olması durumunda dünyayı yakacağı gibi, onunla ilgili olayları anlatmamız da, bizleri yakar noktasına getiriyor. Bu Hz. Şems’in ruhaniyetiyle ilgili durumlardır. Bir de Hz. Şems’in, faili meçhul bir cinayete kurban gittiği hususu vardır. Lâdikli Ahmet Ağa’nın, o dönem Şems-i Tebriz-i cami imamlığı yapan Osman Karabulut’a söylediğine göre, bu camideki türbesinde kuyusu bulunan hemen yanındaki mezarda medfundur. Lâdikli Ahmet Ağa’ya haberi veren de, Hızır aleyhisselam’dır.                            

Şemsettin ÖZKAN

08.12.2019 KONYA     

KAYNAKLAR

1-Mevlana, Mesnevi,(Türkçesi Tahirü’l Mevlevi), İst. 2006, Kırkambar kitaplığı

2-Mevlana Celaleddin Rumi,Mesnevi-Tam Metin-Ankara, Panama yay.

3-www.mevlanavakfi.com 

 4-etimolojiturkce.com

LEYLA’NIN SOKAĞINDAKİ KÖPEĞİN GÖZLERİNDEN ÖPEBİLMEK…” için 1 yorum

  1. Ne yaman çelişki değil mi? Mecnun’un Leyla’nın sokağındaki köpeğin gözlerinden öpmesini psikologlar davranış bozukluğu olarak değerlendirirken, edebiyatçılar bu davranışın önünde saygıyla ceketlerini düğmeleyip eğilmeleri… Enterasan bir durum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.