GAMINA GAMLANIP OLMA MAHZUN DEMİNE DEMLENİP OLMA MAĞRUR

(Toplumsal ilişkiler 149)


كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ
وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
“Gökler, yerler ve onların üzerinde bulunan her şey, eninde sonunda yok olup gitmeye mahkûmdur.”
Sınırsız kudret ve ikram sahibi olan Rabb’inin yüce Zatı ise ebedîdir, sonsuzdur. Diğer varlıklar, ancak O’nun lütuf ve rahmeti sayesinde varlığını sürdürebilirler.
Şu hâlde, ey insanlar ve cinler, Rabb’inizin hangi nîmetini inkâr edebilirsiniz?” (Rahman/26-28)

Sözleri Yavuz Sultan Selim Han’a ait olan;

Gamına gamlanıp olma mahzun 
Demine demlenip olma mağrur
Ne gam baki ne dem baki
Hüve’l Baki Hüve’l Baki, şiiri ne anlatır öyle bize?

Öyle değil mi ne gam baki ne de bu dem? Rabbimizin başımıza getirdiği bunca hayırlı olaylar sebebiyle O’ndan gelecek her türlü lütuflara muhtacız. Hani memleketinden uzakta bir başına kaldığında o kızların (Şuayp Peygamberin kızları) hayvanlarını suladığında bu gamın kalıcı olmadığına inanan Hz. Musa (a.s) gibi;

Bunun üzerine Mûsâ onların koyunlarını suladı. Sonra gölgeye çekilip, ‘Rabbim! Bana göndereceğin her hayra muhtacım,’ dedi.” (Kasas/24)

Feridüddin Attar’ın meşhur Mantıku’t Tayr (Kuşların Dili) adlı eserini bilirsiniz. Orada anlatılan bir hikayede bütün kuşlar biraraya gelip Hüdhüdün liderliğinde kuşların kralı Simurga gitmek üzere manevi bir yolculuğa çıkarlar.Türlü nazlanmalar, çeşit çeşit kaprisler ve olmadık sınavlar eşliğinde yapılan bir seyrü süluk başlar.Yol çetindir ve her bir kuş kaytarmak için kendi meşrebince bir bahane öne sürmenin peşindedir. Ölümden korkan da vardır, altın-gümüşe bayılan da.

Kuşlardan birinin bahanesi ise gariptir:

Ey Hüdhüd, ben ömür boyu keder içinde yaşadım. Mahzun ve dertliyim. Bu dertler beni iş bilmez ve  beceriksiz yaptı. Bu yolu gözüm kesmiyor.” Bu ifadeleri okuyunca, nefesimi tutup Hüdhüd’ün söyleceklerini bekliyorum. Dertli olmanın manevi açıdan neresi kötü? Hüzün ve keder ne zamandan beri seyrü süluk için sakıncalı? İş bilmezlik ve gam nasıl olur da manevi bir yolculuğa mani olur? Hele ki, gaybda bulunan bir sevgili-kral huzuruna çıkmak üzere yapılan manevi yolculuk için hüzün ve keder tam da gerekli mühimmat değil midir? Dahası biz Doğulular hüzünsever değil miydik?

Hüdhüd, bizimle aynı fikirde olmamalı ki, bu şaşkın ve kederli kuşu bir güzel paylar: “Ey şaşkın ve divane kuş. Baştan ayağa melankolik (sevdalı) olmuşsun.”

Ama sayın Hüdhüd, niçin böyle çıkışıyorsunuz? Melankoli ve maneviyat arasında bir irtibat kurulabilir, diye düşünüyorduk biz en azından.

Hüdhüd bu noktada bize hüzün hakkında, ariflerin, maneviyat ustalarının, sırat cambazlarının, nefs terbiyecilerinin müfredatından bir ders veriyor: “Bu dünyada murada ermek de, erememek de geçicidir. Çünkü her şey bir solukta geçip gidiyor. Bak ne diyeceğim: Madem ki dünya durmuyor ve geçip gidiyor. Sen de ondan geç yahu. Sana bakmıyor mu, sen de ona bakmayıver. Fani olan dünyaya gönül verenin, gönlü ölüdür. Ha bir de şu var: Bu dünyada elde ettiğin nimetler yok mu? Var. Onları hatırlamıyorsun ama zahmetleri, mahrumiyetleri, sınavları hatırlıyorsun. E be kardeşim, bu dostluk mudur? Hakk’a karşı vefa mıdır? Reva mıdır?”

Çok açıktır ki Hüdhüd’ün dünyasında bu türden bir melankoli makbul değil. Çünkü bu, dünyaya dair bir kaybın, bir yaranın, bir mahrumiyetin eseri. Dünya için üzülmeye değmeyeceğini düşünen Hüdhüd, çekiver kuyruğunu gitsin demeye getiriyor. Kederlisin, çünkü hırslısın, demiş de oluyor.

Aynı Hüdhüd, biraz da methederek, aşk derdine düşenin başının kederden kurtulamayacağını, aşkın aşığı perişan ettiğini, onun canına talip olduğunu, kanını döktüğünü söylemiş olmasaydı eğer, hüznün her türüne toptan karşı olduğu sonucuna varabilirdik. Oysa Hüdhüd’ün dünyasında bir, Hak aşkının doğurduğu ve aradaki mesafenin habire tahrik ettiği hüzün vardır ve bu makbuldür (Mantıku’t-Tayr’da buna dair örnekler de var); bir de, son tahlilde dünyevi olan bir kazançtan mahrumiyetin doğurduğu bir hüzün vardır ve bu yakışıksızdır, münasebetsizdir.

Hüdhüd Hazretlerini loş ve sade odasında, hemen başının üstünde asılı iki levhanın altında otururken hayal ediyorum.  Altına görkemli bir bağdaş kurmuş, cümle dertlerden azade, dünyaya tepeden bakıyor olmanın asaleti içinde, orada öylece. Bu levhalardan birinde “Ne dem baki, ne gam baki” yazıyor. Diğerinde ise, “Bu da geçer ya hu”. Dem’in de, neşen de geçici ey dünya, gamın da, derdin de geçici, diye inanarak, bilerek, bildirerek, mutmain mırıldanıyor. Sonra eğiliyor, önündeki derviş içeceği kahveden höpürtülü bir yudum çekiyor.

Bir İngiliz’in, Kuzey Afrika’da karşılaştığı bir derviş topluluğu hakkındaki şu ifadesini hiç unutmadım: “Ölçülü bir neşe içindeydiler.”

Yine Kuzey Afrikalı bir kılavuz olan Udde bin Tunus Hazretleri dervişanına, “Evet, öyleyiz” demeleri cevabını almayı umarak, sıkça su soruyu sorarmış: “Mutlu musunuz?”

Şemsettin ÖZKAN

28.10.2020 KONYA

KAYNAKLAR

1-kuran.diyanet.gov.tr

2-kuranmeali.com

3-gercekhayat.com.tr (Ahmet Murat, 20 Kasım 2017 tarihli ‘Ne Dem Baki’ adlı yazısı)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.