BEN SANA ÇOK ESKİDEN GÖNLÜMÜ VERMİŞTİM ŞİMDİ GEL DE CANIMI VEREYİM

(Toplumsal İlişkiler 224)


قَالُوا لَا تَوْجَلْ اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ
“Bunun üzerine melekler, “Korkma, biz Allah’ın görevlendirdiği melekleriz ve seni, eşin Sâre’den olacak İshak adında bilgili bir oğul ile müjdelemeye geldik!” dediler.” (Hicr/53)

Daha önce de söylemiştim, sosyal medyanın gücüne ve etkili oluşuna inananlardanım. Yukarıdaki resmi, torunum Ahmet Necati, Malatya’dan Konya’ya ziyaretime geldiğinde çekmişiz. O zamanlar üç yaşında falan. Şimdilerde beş yaşında. Facebook anılar köşesinde, bir zamanlar böyle böyle yapmışınız, diye haber veriyor. Resmin üstüne de, Hz. Mevlana’nın şu sözünü yazmışım:

Ben sana çok eskiden gönlümü vermiştim. Şimdi gel de canımı vereyim,”

Hz. Mevlana muhtemelen bu sözü Hz. Şems’in Konya’dan ayrıldığı dönemlerde söylediğini sanıyorum. Ondaki vefa duygusunun müthiş bir yansıması bu. Mevlana’yı coşturan Şems’i unutması mümkün mü? Onu bekliyor. Henüz basılmamış tarihi (Kitabu Usuli’l Aşk) ŞEMSABÂD romanımızda şöyle dile gelmiş, Mevlana hazretlerinin bu bekleyişleri:

Şems gitmesine gitmişti ama Mevlana sürekli Şems’i sayıklıyordu, her sözünde onu anıyor, hep onu söylüyor ve hep onu arıyordu:

-Ey Tebrizli Şems! Bu seferden dön, gel Allah aşkına.”

-Aşk delidir, ama biz delinin de delisiyiz. Nefis kötülükler emreder. Ama biz onu çoktan buyruğumuz altına almışızdır.”

-Biz bir tek aşka tutulmuşuz. O aşkla oyalanmadayız.”

-Ey zamanede sevimli yar! Nasılsın bensiz?

Ey dert taşım, gam ortağım dildar! Nasılsın bensiz?

Ben sensiz harabım, soldum hazan yaprağı gibi,

Sen genç ve dinçsin tıpkı bahar, nasılsın bensiz?”

Şems’in kayboluşu Mevlana yanardağındaki lavları büsbütün patlatmıştı. O artık kor halini almış feryatlarıyla ciğerleri dağlıyordu:

-Aşk geldi adeta damarımda, derimde kan kesildi. Aşk geldi beni kendimden aldı. Aşk geldi beni sevgiliyle doldurdu.”

-Vücudumun bütün hücrelerini sevgili kapladı. Benden geriye kalan, sadece bir isim. Ondan ötesi, hep o…”

-Bizi, bizden başkası, zaten ayıramazdı. Bize bunu, bizden başkası yapamazdı. Ah be sevgili! Hamdım belki ama piştim, yandım. Zaten beni, senden başkası yakamazdı.”

Gerçekten de, Şems’ten başkası Mevlana’yı yakamamıştı. Onu yakan bir Şems’ti. Ona gönül gözüyle bakanlar, artık Mevlana’yı değil, aşka dönüşmüş, aşktan ibaret olmuş, aşkın rengine tamamen boyanmış birini görüyorlardı. Kendi varlığından boşalmış, aşkla dolmuştu Mevlana.

Mevlana’daki bu müthiş duygu durum, etrafındakilerin yüreğini yumuşatmış, merhamete getirmişti. Şems’e kin ve düşmanlık besleyenler yaptıklarına pişman olmuşlardı:

-Özür dileriz, bir yanlışlık yaptık.”

-Bir daha böyle kindar olmayacağız.”

-Şems hazretlerinden de, özür diliyoruz.”

-Bir anda sizi, elimizden aldı zehabına kapıldık.”

-Tövbe istiğfar ediyoruz.”

-Bugünden tezi yok onu her yerde arayalım.”

-Nerede ise getirelim.”

-Etrafa haberler salalım.”

-Hemen onu bulalım.”

Siz olmazsa mektuplar yazın, götürelim.”

-Heyetler halinde gidip, gelmesini sağlayalım.”

-Değerli hediyelerle kendisini teçhiz edelim.”

Mazeretler ve teklifler uzayıp gidiyordu. Mevlana onların özürlerini kabul etti. Büyüklüğünü göstererek onları affetti. Bu arada Konya’nın her yerinde ve çevresinde Şems’i arıyor ve arattırıyordu. Bütün Konya adeta seferber olmuş, dağ tepe her yerde Şems’i arıyorlardı. Ancak Şems’ten bir iz dahi bulamıyorlardı. Sanki yer yarılmış içine girmişti. Konya ve etrafından ümit kesilince, halka genişletildi civar illerde aranmaya başlandı. Halka sürekli genişletiliyordu. Tebriz’e gittiği söylendi. Doğup büyüdüğü yere, haberler salındı, bulunamadı. Şems’in son konuşmasını, hafızasında canlandırmaya çalışan Mevlana, birden, onun ‘murad-ı ilahi, bizim Şam’a gitmemizi istiyor’ sözünü hatırlayıverdi. Şems’i aramak için birkaç kez Şam’a gitti. Bu arayışlar bir teselliydi:

-Biz Şam’ın aşığı ve delisiyiz. Biz Şam’a canımızı vermişiz. Gönlümüzü bağışlamışız. Üçüncü kez Rum’dan Şam’a koşuyoruz. Çünkü biz Şam’ın gece gibi karanlık saçından kokular sürünmüşüz. Hak güneşi Tebrizli Şemseddin eğer oralarda ise, biz Şam’ın efendisiyiz…”

Şam’da da Şems bulunamadı ama manen onun varlığını hissetti:

-İster onu gör, ister beni, ey arayan kişi! Ben oyum, o da ben.” Her şeye rağmen, arayanlara;

-Onu, Şam’da aramaya devam edin,” talimatını verdi.

Nihayet birkaç ay sonra Şems’in Şam’da gözüktüğü haberi alındı. Mevlana o kadar çok sevindi ki, daha o gün ilk mektubunu satırlara döktü:

-Ey gönlümün ışığı gel! Ey dileğim, ey amacım, gel! Ey seven, ey sevilen, bilirsin ki yaşamamız senin elinde… Sıkıntı etmeden ne olur gel! İnat etmeden gel! Gel, ey hüdhüdlere sahip Süleyman, gel! Lütfeyle bize gel! Ey vefalar gösteren, ey seven, sevilen dost! Kerem eyle gel! Ayrılığın bitirdi bizi. Sözünde dur lütuf sahibi, kusuru ört, iyilik et… Gel! Araplar ta al der, Farisiler biya… Gel demektir, bunlar. İşte gel de, nasıl gelirsen gel, yeter ki gel! Gelirsen murada erer, açılır gülerim. Gelmezsen perişanım, yok olur giderim. Gel, gel diye candan, gönülden seslendiğim. Gel, artık durma, gel! Ey Tebrizli Şems, gel! Çabuk ne olur gel! Dur, sakın! ‘Hayır’ deme! Sana evet, hayır demek yakışmaz. Gelmek yakışır, gel!”

Mektubunu özel bir haberciyle gönderdi göndermesine de, aylar geçmesine rağmen, mektubuna bir cevap alamadı. Bu sefer ikinci mektubunu yazdı:

-Derde düşenin ilacı nedir söyle?” diye bin bir yakarış ve gözyaşlarıyla ıslanmış, bir mektuptu bu. Ancak bu mektupta cevapsız kaldı. Mevlana eridi, sararıp soldu.

Mevlana’daki bu yangınları ranta dönüştürmek isteyen bazı sahtekârlar ona;

-Hazreti Şems’i şurada gördüm, burada gördüm,” diye aklı sıra müjde verip, haber uçuranlara bol bahşiş veriyordu. Çıkarıyor üstündeki hırkasını veriyordu.

Mevlana’nın bu yanık halini bilen biri:

-Ya Mevlana! Geçenlerde Hz. Şems’i Şam’da gördüm,” deyince Mevlana derhal üzerindeki hırkasını çıkarıp o adama verdi. Adam hırkayı alıp gidince etrafındakiler şaşkın şaşkın bir Mevlana’ya bir çekip gidene bakarak;

-Pirim! Yalan, dolan bu adam! Onun, bırakınız Şam’da Halep’te Şems’i görmesini, Konya’da bile, görmemiştir.” Dediler. Mevlana onlara, ‘gerçek dost nasıl olur?’ mesajını şu cümlelerle verdi, hem de uygulamalı olarak;

-Biliyorum kardeşler, biliyorum. Yalanının kuyruk salladığını gördüm. Ama ben, onun yalanına hırkamı verdim. Eğer adam gibi, doğru söyleseydi, sadece hırkamı değil, canımı da verirdim.”

Nihayet hazana dönmüş, bir gönlün hıçkırıklarıyla, sabırla olgunlaştırdığı, üçüncü mektubunu yazdı.

Şems’te ona, aynı coşkunlukta, cevap verdi. Daha doğrusu dayanamadı, bu ciğeri ayrılıktan pare pare olmuş, yanan dostuna. Ondaki pişme evresinin çoktan geçtiğini, bu ayrılıkta, son evresi olan, yanma aşamasına, geldiğini hissetti. Bir yıl çoktan geçmişti. Mevsim bahardı. Günler su gibi akıp gitmişti. Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutu gibi geçip gitmişti. Gelecekse başlı başına bir hayal perdesiydi. Ne geleceğimizi biliyorduk ne de geçmişimizi değiştirebileceğimizi. Onun için, şimdiki zamanı, tez elden, iyi değerlendirmek lazımdı. İçinden;

-Mevlana dostumuzu, artık fazla üzmemek gerekir.” Dedi.

Şemsettin ÖZKAN

13.01.2021 KONYA

KAYNAKLAR

1-kuran.diyanet.gov.tr

2-kuranmeali.com

3-Şemsettin ÖZKAN, (Kitab-u Usuli’l Aşk)ŞEMSABAD (2012 DE YAZILDI AMA HENÜZ BASILMADI)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir