ELLER YAHŞİ BEN YAMAN HERKES BUĞDAY BEN SAMAN

(Toplumsal İlişkiler 3145)

ELLER YAHŞİ BEN YAMAN HERKES BUĞDAY BEN SAMAN

وَلَا تُخْزِنٖي يَوْمَ يُبْعَثُونَ
“Ve beni (insanların) diriltilecekleri gün (hatalarımı açığa vurup) küçük düşürme (Allah’ım).” (Şuara/87)

Yukarıda geçen ayette Hz.İbrâhîm Peygamberin utanacak bir durumu olmamasına rağmen, zımnen babasının yanlış konumlanmasından ötürü duasında, kulluğuna yakışır bir derecede gayet alçakgönüllü bu cümleleri sarf etmesini iyi okumak gerek.

Hava atmaya gerek yok. Kendini Kaf dağında görmeye de gerek yok. Hani atalarımızın; “insan ne oldum dememeli, ne olacağım demeli” düsturuyla hareket etmelidir.

Allah dostlarını zirveye yerleşmelerindeki sır ne biliyor musunuz? Alvarlı Muhammed Lütfi Efe hazretleri’nin; “eller yahşi ben yaman herkes buğday ben saman” sözünü iyi idrak edebilirsek mesele anlaşılır sanıyorum.

Bu meseleyi en iyi izah edenlerden yine Erzurumlu olan Hace Osman Bedruddin Erzurumi olduğunu düşündüğümden onun bu konudaki sohbetini aynen aktarıyorum: “Cenâb-ı Zü’l-Celâl Hazretleri Bâyezid Bistâmî’ye şöy­le buyurmuştur:  “Ey Bâyezîd! Hiçbirşeye itimat etme! Ne ilme ne amele ne de başka birşeye… Yalnız bana iltica et, kâfidir. Böyle olursa, o vakit ben senin ubudiyetinden sen de benim rubûbiyetimden râzî oluruz. Yok böyle olmazsa ilmin, ame­lin ve daha neyin ve neyin varsa, bunların bir bir muhâsebesini, muvâzenesini yaparım, sağlamını çürüğünü ayırırım da sonra hüsrânda kalırsın.”

Herkese hâk-i pay (ayak tozu) olmak, herkesi kendinden büyük bilmek bizim için iyidir, doğrudur. Bizim büyüklerimiz:

 “Cümle yahşî biz yaman; Cümle buğday biz saman” demiş­lerdir. Biz de böyle demeliyiz. Hakikaten böyle olmalıyız. Çünkü insan çoğu zaman zâhirde: “Ben herkesten daha aşağı­yım” der de kalben kendini büyük görür. Bu pek fenâdır. He­le tarikattan biraz nasîb alır, azıcık zevk felân da tadarsa böylesi artık göklere sığmaz. Fakat heyhât, bu yol çıkmaz… Tarikat varlıktan kurtulmaktır. Bu ise varlığın tam ortası ve en büyüğüdür, en kötüsüdür, Yâhû, ne yapıyoruz? Velev batın! zevkimiz de olsun, bu zevki bu terakkiyi İhsan buyuran, veren kimdir? Eğer, “İlmimiz, amelimiz bunları hâsıl etti” diyorsak, onun hele bir sağlamı, çürüğü ayrılsın, elde sıfır kalırız. Nâil olduğumuz zâhirî ve batini ni’metlerin hepsi ancak ilâhi fazlu keremin eseridir.

Sonra dahası var. Sana ihsan eden Allah senin hakir görüp beğenmediğin diğer bir âdeme ikram ve ihsan etmekten âciz midir? Âdemin biri Evliyâullâhdan birinin yanına gider. Onu yüzüne karşı pek ziyâde metheder. O kâmil velî bu âdeme şöyle der: “Yâhû beni ne beyhûde methedip duruyorsun? Eğer ben Cenâb-ı Hakk ile ve O’nun üns ve huzuruyla olursam hakîkaten büyüğüm, O’nunla büyüğüm. Yok şâyet O’ndan ay­rı düşer O’ndan uzak kalırsam işte o zaman da düşüklüğüme hâd ve sınır tasavvur olunamaz.” Hakîkaten öyledir.

Biz kim oluyoruz, neciyiz? Bu vucûd, bu kalb, bu rûh hep O’nundur. Bizim nemiz var? İzzet ve rifat Allah’ındır. Mezellet ve meskenet, acz, fakr ve ihtiyaç da kula yakışır. Bu böyledir. Kibriyâ ve azamet Hakk’a yarar, kul olanda bu sıfat ne arar? Ni­tekim, şeytanın kovulma sebebi ne idi ki? İnat ve büyüklük tas­lama değil miydi? O halde biz kendimizi nasıl beğeniriz, nasıl kibirli olabiliriz?

Hulâsa, “tarikata müntesibiz” diye diğer mahlûkât üzerine hiçbir rüçhâniyet iddâ etmemeliyiz. Değil rüçhâniyet, böyle şeyleri hatırımıza bile getirmemeli, herkesten ziyâde kendimi­zi hakîr ve muhtaç görmeliyiz. Tarikat budur, inâbe budur, mürîdlik, şeyhlik budur. Ehl-i tarîka, husûsiyle Sâminîlere böyle yakışır.

Mürîdandan Seyyid Sadaka Efendi tekrar sordu ki: “Efen­dim, yanınıza çokça gelmek istiyorum, fakat sû-i edeb olur ve bana bundan bir zarar gelir diye korkuyorum.”

Efendi Hazretleri: “Hayır öyle şeyler olmaz. Evvelâ ben bir kere dediğiniz gibi bir büyük kimse değilim ki bana karşı sû-i edepten bir zarar göresiniz. Velev, haydi öyle olsun diyelim… Benim meşrebim pek başkadır. Siz Alah deyiniz, Allah sözü dinleyiniz, Allah sözü söyleyiniz bu kâfidir. İşte edebin aslı bu­dur. O bir cihete, yâni bana karşı sû-i edep olup olmayacağı gi­bi düşünüşlere pek itibar etmeyiniz. Her zamanın terbiyesi de bir değildir. Meselâ İbrahim b. Edhem Hazretlerinin zamanları bir başka imiş. Onlar pekçok gayret ve mücâhede etmişler, riyâzetlerde bulunmuşlar. O vakit iş öyle imiş, kendi yetiştir­diklerini de öyle yetiştirmişler. Bu zamânın velîsi ise  o zamânın tarz ve metodunu tatbik etmez. Zîrâ her zamânın şart ve husûsiyetlerine göre bir terbiye metodu vardır.

Bu sebeple­dir ki, kitaplarda görülen, geçmiş terbiye usullerine göre bugünki müridlerin terbiye ve terakki’leri mümkün değildir. Hem de kitaptan alınan bir sözle mürşidden alınan, mürşidden telâkkî edilen söz arasında fark vardır. Velev ikisi de aynı söz olsun, yine de tesirleri başkadır. Mürşidden duyulan sözde, bir başka feyz ve bir başka kemâl vardır.

Hülâsa, demek istiyorum ki korkmayınız, bir sû-i edeb ol­maz. Ne kadar çok görüşüp ne kadar çok müzâkere ve müsâhebet edersek hepimiz o kadar müstefid oluruz. (4)

 

Şemsettin ÖZKAN
18.08.2026 KONYA

KAYNAKLAR
1-kuran.diyanet.gov.tr
2-kuranmeali.com
3-pixabay.com
4-hacehanvakfi.org (Gülzâr-ı Saminî Sohbetler (6. Baskı), Hâce Osman Bedruddin Erzurumi, Hâcegân Vakfı Yayınları, Ankara 2025, Sohbet No:111: “Cümle Yahşî Biz Yaman, Cümle Buğday Biz Saman”, s.178. Alıntı)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir