LEDÜNNİ İLİM 72 DERECEDİR İLK DERECESİNDE OLAN BİR AĞACA BAKINCA YAPRAKLARININ SAYISINI BİR DENİZE BAKINCA DAMLALARININ SAYISINI BİR ÇÖLE BAKINCA KUM TANELERİNİN SAYISINI BİLİR

(Toplumsal İlişkiler 3098)

LEDÜNNİ İLİM 72 DERECEDİR İLK DERECESİNDE OLAN BİR AĞACA BAKINCA YAPRAKLARININ SAYISINI BİR DENİZE BAKINCA DAMLALARININ SAYISINI BİR ÇÖLE BAKINCA KUM TANELERİNİN SAYISINI BİLİR

فَوَجَدَا عَبْداً مِنْ عِبَادِنَٓا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْماً

“(Derken orada) Kullarımızdan bir (seçkin ve erişkin) kul buldular ki, Biz ona katımızdan (üstün bir) rahmet (nimet ve fazilet) vermiştik ve Kendi tarafımızdan (çok özel) bir ilim (gayb ve kader bilgisi: İlmi Ledün) öğretmiştik. (Hadis-i Şeriflerde bu zatın Hz. Hızır olduğu anlatılmaktadır.)” (Kehf/65)

Hz. Mevlana’nın; “iki alem vardır: İlki varlık alemi. İkincisi mana alemi. Varlık alemi gündüz gibidir. Olanı biteni açıkça görürsün. Kendini kolayca ele verir. Mana alemi ise gece gibidir. Onu bulmak için mutlak gönül ışığını yakman gerekir” sözündeki mana alemini anlamak için ilmi ledün bilmek gerek.

Üstad Necip Fazıl’ın bohem hayatından kurtulup hidayete erişmesine vesile olan Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri der ki; “ledünni ilim 72 derecedir. İlk derecesinde olan, bir ağaca bakınca yapraklarının sayısını, bir denize bakınca, damlalarının sayısını, bir çöle bakınca, kum tanelerinin sayısını bilir.” O halde nedir ilm-i ledün?

Mana alemi dediğimiz bu alem gece gibi olduğundan gönül ışığı yakılarak aydınlatılmaya muhtaçtır. Bu alemin ilmine bilgisine ilm-i ledün diyorlar. İlm-i ledün dediğimiz şey, Allah’ın dilediği kullarına verdiği, olayların arkasındaki sırları ve gayb bilgilerini bilme yetisi olarak tabir edilebilir. Yukarıda geçen ayette Hz. Hızır’a Allah katından rahmet olarak ledün ilmi verildiğinden bahsedilir.

Kıssada Hz. Hızır le Hz. Musa karşılaşır ve birlikte bir yolculuğa çıkarlar. Yolculuk boyunca Hz. Hızır aklın kabul etmeyeceği işler yapar. Bir çocuğu öldürmek, fakir insanlara ait bir gemiyi delerek su almasına yol açmak, çocuklara kötülük yapan insanların duvarlarını sağlamlaştırmak gibi fiilleri Hz. Musa’yı rahatsız eder. Hz. Hızır yola çıkarken kendine soru sorulmamasını şart koşmuştur. Bu nedenle Hz. Musa soru sormak istemez ama sormadan da edemez. Sorular nedeniyle Hz. Hızır bir noktadan sonra birlikte yolculuk yapmaktan vazgeçer ve bunu yol arkadaşına bildirir. Soruların cevaplarını verir ve birlikteliği sonlandırır.

Cevapları alan Hz. Musa öğrenir ki akıl erdiremediği olayların arkasında önemli sırlar ve bilgiler vardır. Hz Hızır ne yaptıysa insanların hayrına yapmıştır. Kendisinin bilmediklerini Hz. Hızır’ın bildiğini, gelecekte olacakları bilerek iyiler için önlemler aldığını anlar. Bu kıssa bize gösteriyor ki, Allah’ın en büyük peygamberlerinden olan Hz. Musa’nın bile bilmediklerini ledün ilmi sahibi olanlar bilebilir.

Olayların iç yüzüne vakıf olma sanatı da diyebileceğimiz “ilm-i ledün” mevzunu biraz daha açalım: Gayb; göz önünde olmayan; alamet ve emmare ile bilinemeyen, hakkında delil bulunmayan, gizli olan manalarının yanında; His ve aklın ötesinde kalan, insan tarafından kavranamayan ve manevi âlem manalarında açıklanır. Bir de GAYB ERENLERİ vardır ki Cenabı Hakk’ın kudretinden ikrama layık görülmüş bu kişiler; özel bir ordu disipliniyle hareket ederler. Anadolu kültüründe adları ÇARIKLI ERKAN-I HARPTİR. Bu çarıklı erkânı harbin kurucusu ve başkumandanı Hz. HIZIR (a.s)’dır. “HIZIR GİBİ YETİŞMEK’’ deyimi halk kültürümüzde önemli bir deyimdir. Çok sıkıntılı bir zamanımızda geliveren, sıkışık-darlık zamanlarında yardımda bulunan insanlar için bu nitelemeyi kullanırız. Deyimin aslı ise tabi yine Hz. Hızır’ın misyon ve vazifesine dayanıyor.ESRAR İLMİNİN BAŞKUMANDANI HZ. HIZIR (A.S)’dır.

Görüldüğü gibi ilm-i ledün öyle herkese göre değil. Allah’ın sevgili kulları dediğimiz evliya kularında keramet şeklinde tezahürleri var. Geliniz Abdülhakim Arvasi hazretlerinin kerametlerinden örnekler vererek mevzuyu bitirelim:

Hâlid Turhan Bey anlatıyor: “Bir gün ziyâretlerine gitmiştim. Kütüphânelerinden bir kitap çekip, bir yerini açıp bana verdiler ve; “Buyurun, okuyun!” buyurdular. Arapça idi. Okumaya çalıştım. Yanlış okuyunca düzeltirlerdi. Bir daha okuttular ve gene yanlışlarımı düzelttiler. Sonra; “Türkçe’ye çevirin!” buyurdular. Takıldığım çok ibâreler oldu. Yardım ettiler, hattâ kendileri tercüme ettiler. Bir daha okutup, bir daha tercüme ettirdiler. İyice anlamıştım. Vefâtlarından yirmi sene kadar sonra, kütüphâne müdürlüğü için, Ankara’da imtihana girdim. İmtihanda elime bir Arapça kitap verdiler ve bir yerini açıp, okuyun dediler. Bir de ne göreyim, Abdülhakîm Efendinin verdiği kitap ve açtıkları sayfa değil mi? Okudum, tercüme ettim. İmtihanı kazandım. Kütüphâne müdürü oldum. Ama imtihandan çıkınca, Efendinin bu büyük ve açık kerâmetini görünce hüngür hüngür ağladım.”

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin uzun yıllar hizmetinde bulunan Kayserili pamuk tüccarı Abdülkâdir Bey şöyle anlatır: “Bir yaz günüydü. Abdülhakîm Efendi ile Eyyûb Câmiinde öğle namazını kıldık. Sonra hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî’nin türbesine girdik. Başka kimse yoktu. Sandukanın ayak ucunda, yan yana diz üstünde oturduk. “Yanıma sokul, gözlerini kapa.” buyurdu. Gözlerimi kapayınca hazret-i Ebû Eyyûb Ensârî hazretlerini ayakta duruyor gördüm. Yanımıza geldi. Uzun boylu, iri yapılı, seyrek sakallıydı. Elini öptüm. İkisi yavaş sesle konuştular. Ben işitmiyordum. Edeple seyrediyordum. “Gözünü aç.” dedi. Açtım. İkimiz sandukanın yanında oturuyoruz gördüm. Sokağa çıktık. İkindi okunuyordu. “Ne gördün?” dedi. Anlattım. “Ben hayatta iken kimseye söyleme.” dedi. Bunu vefâtından yirmi dört sene sonra anlatıyorum.” Merhum Necip Fazıl diyor ki: “Ben onu 9 yıllık temasım süresince, hiçbir defa, esnemek, kaşınmak, her hangi bir dış manzaraya takılmak gibi her insana mahsus nebati fiillerden herhangi biri içinde görmedim.”

Şemsettin ÖZKAN
02.07.2026 KONYA

KAYNAKLAR
1-kuran.diyanet.gov.tr
2-kuranmeali.com
3-pixabay.com
4-suskunduvar.com
5-mollacami.com

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir