SUSMAK DA BAZEN YALAN SÖYLEMEKLE EŞİTTİR

(Toplumsal İlişkiler 1729)

لَا يُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلَّا مَنْ ظُلِمَ وَكَانَ اللّٰهُ سَمٖيعاً عَلٖيماً  

“Allah, çirkin ve kırıcı sözlerin konuşulmasını, hele bunların açıkça söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan kimse hariç. Çünkü zulüm ve haksızlıktan canı yananların, zâlimlere karşı feryat ile bedduâ etmeleri, hattâ aynen karşılıkta bulunmaları suç değildir. Ayrıca, insanların kusurunu, günahını açığa vuran ve normal şartlarda dedikodu sayılan bazı sözlerin de, bir kimsenin kötülüğünden sakındırmak veya bir şâhit olarak olayı anlatmak gibi meşru sebeplerle söylenmesi günah değildir. Unutmayın ki, Allah her şeyi işitendir, bilendir.Bununla birlikte, sabredip efendice davranmanız, zulmün devamına sebep olmadığı takdirde elbette daha güzeldir:” (Nisa/148)

Hepimiz “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisini çok iyi biliriz. Ancak şu çağdaş dünyanın insanları bunu uygulama safhasına sokabilmiş midir? Cevap kocaman bir hayır. 

              İşte önümüzde örnek olarak canlı canlı, sıcağı sıcağına insanlığın Gazze ile sınavı var. Maalesef insanlık bu konuda sınıfta kaldı. Çok kötü bir sınav verdi.

              Victor Hugo; “susmak da, bazen yalan söylemekle eşittir” derken, aynı acıyı dile getirmektedir. Öyleki bu susmaları yalancı seviyesine indirgemektedir. Haksızlığa, zulme karşı çıkmayan susmalar yalandır. Yalansa insanın imanını götürür. 

              Burada İslam hukukunda yer alan “emri bil maruf nehyi anil münker yani iyiliği emredip kötülükten insanları kaçındırmanın farz bir ibadet olduğunu da aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini söylememiz gerekiyor.
Ebûbekir es-Sıddîk radıyallahu anh şöyle dedi: 
Ey insanlar! Şüphesiz siz şu âyeti okuyorsunuz: “Ey inananlar! Siz kendinize bakın, doğru yolda iseniz sapıtan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. İşlemekte olduklarınızı size haber verecektir” (Mâide sûresi, 105) 

              Oysa ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim: “Şüphesiz ki insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah’ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsine umumileştirmesi yakındır.” (Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8; Tefsîru sûre (5), 17. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 20) 

              Hz. Ebûbekir, insanların bu âyeti okuyup, gerçeği anlamadıklarından şikayetçidir. Yani herkes kendince müstakil, ferdî bir hayat yaşasın, kimse kimseye karışmasın tarzında bir anlayışa sahip olduklarından yakınmaktadır. Oysa Müslüman olmanın, hak yolda bulunmanın gereklerinden biri de, gücünün yettiği kadar ma’rûfu emir ve münkerden nehiy vazifesini yerine getirmektir. Bu konuyu daha önce yaptığımız izahlarla yeterince açıklığa kavuşturmuş bulunuyoruz. 

              Âyette kastedilen mâna, her fert kendi vazifesini yapar, İslâm toplumu da geneli itibariyle iyi hal üzere bulunur, hidâyet üzere gider, böylece fert ve toplum olarak müslümanlar doğru ve hak yolda olurlarsa, kâfirlerin, müşriklerin yabancı din ve milletlerin sapıklıkları onlara zarar vermez, tarzında anlaşılmalıdır. Yoksa, ben kötülük yapmıyorum ya, başkaları ne yaparsa yapsın diyerek, içinde yaşadığı toplumdan kopuk bir hayat süren ve onların dertleriyle ilgilenmeyenler, bizzat kendileri doğru yolu bulamamış, mes’uliyet hissine sahip olamamış sayılırlar. Neticede, toplumun yönetimini şerlilerin ve sapıkların ellerine teslim ederler. Bundan doğacak zararı da herkes çeker. (Kaynak Riyazüs-salihin Erkam Yayınları)

Şemsettin ÖZKAN
21.03.2025 KONYA

KAYNAKLAR
1-kuran.diyanet.gov.tr
2-kuranmeali.com
3-pixabay.com
4-islamveihsan.com

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir