(Toplumsal İlişkiler 1983)

لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّٖنَ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّهٖ ذَوِى الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكٖينَ وَابْنَ السَّبٖيلِ وَالسَّٓائِلٖينَ وَفِى الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرٖينَ فِى الْبَاْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَحٖينَ الْبَاْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذٖينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
“(Ey Müslümanlar!) Yüzlerinizi (namazda şuursuz ve huzursuz biçimde) Doğu’ya veya Batı’ya çevirmeniz (ve ibadette şekilcilikle yetinmeniz) iyilik değildir. Asıl iyilik; Allah’a, (ve O’na inancın gereği olarak) Ahirete, Meleklere, Kitaba ve Peygamberlere (ve onların getirdikleri dine ve düzene samimiyet ve teslimiyetle) iman etmeniz… Sevdiğiniz malınızı yakınlara, yetimlere (korumasız ve bakımsız olanlara) yoksullara, yolda kalmışlara, isteyen muhtaçlara ve borç altında esir olanlara vermeniz… Namazınızı kılmanız, zekât(vergisini) ödemeniz.Anlaşma ve sözleşmelerinizi yerine getirmeniz, (maddi ve manevi) darlık, hastalık ve cihadın kızışması zamanında sıkıntılara sabretmenizdir… İşte (iman davasında) sadık (ve samimi) olanlar ancak bunlardır… Ve gerçek müttakiler de onlardır.” (Bakara/177)
Manadan arınıp surete dalıp kalmak ne kötü. İnsan sadece maddi boyutu olan bir varlık mı? Ondan ruhu alırsan tamamen, onu şekle indirgersin ki, bu insanı insan olmaktan çıkarır. Puta çevirirsin tabiri caizse.
Hz. Mevlana der ki; “Surette kalırsan putperestsin her şeyin suretini bırak, manaya bak. Hacca gidersen hac yoldaşı ara. Ama ha Hintli olmuş, ha Türk, ha Arap.” Şekle takılıp kalma, anlam arayışın olsun demeye getirir, Hz. Pir.
George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”ü bir ruh halinin dile getirilmesi, bize bir uyarıdır. Dile getirilen ruh hali, insanoğlunun geleceğine ilişkin bir umarsızlık, uyarı ise, tarihin akışı değişmediği sürece, dünyanın dört bir yanındaki insanların en insani niteliklerini yitirecekleri, ruhsuz otomatlara dönüşecekleri, üstelik bunun farkına bile varmayacaklarıdır.
Orwell, öteki olumsuz ütopyaların yazarları gibi, bir felaket kahini değildir. Bizi uyarmak ve uyandırmak ister. Hâlâ umudu vardır; ama Batı toplumunun daha önceki evrelerindeki ütopyaların yazarlarının tersine, umarsız bir umuttur bu.
“Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” bize, bu umudun, ancak bugün tüm insanların karşı karşıya oldukları tehlikenin, bireyselliği, aşkı, eleştirel düşünceyi tümden yitireceği gibi, bunun ayırdına bile varamayacak bir otomatlar toplumu olup çıkma tehlikesinin farkına vararak kavranabileceğini öğretir.
Volkan Akay adlı sosyal medya kullanıcısı, insanların zamanla değişen davranışlarını irdeler. İnsanları kalbinin, beyninin, yönlendirdiği zamanlardan kalçanın yönlendirdiği çağlara gelindiğini, kalçanın artık insanların yeni beyni olduğunu çarpıcı bir dille anlatır:
“Eskiden kalp yönetirdi insanı derlerdi. Sonra beyin geldi.
Şimdi ise çağ açık açık konuşuyor. Kalça devraldı direksiyonu.
Bilinç orada uyanıyor, kararlar orada kesinleşiyor, ilişkiler orada başlıyor, dram orada yazılıyor.
Erkek artık kadına bakarken gözle bakmıyor. Refleksle bakıyor. Düşünmeden. Plan yapmadan. Mantık falan hiç uğramıyor zaten. Bir kalça geçiyor sokaktan. Erkeğin bütün hayat felsefesi reboot atıyor. Evlenme fikri, ilişki geçmişi, travmalar, gelecek kaygısı… Hepsi “arka fon müziği” oluyor. Ön planda tek sahne: Kalça.
Beyin diyor ki: “Bu kişi sana uygun değil.”
Kalça diyor ki: “Sen bir sus.” Ve erkek susuyor.
Erkek artık zekâya hayran değil, şekle ikna oluyor.
Güce değil, orantıya saygı duyuyor.
Ahlaka değil, estetiğe bağlanıyor.
Kadın da masum değil bu çağda. Kadın kalçayı artık sadece taşımıyor, konuşuyor. Eskiden kalça yürürdü.
Şimdi mesaj veriyor:
“Bakılırım.”
“İzlenirim.”
“Arzu edilirim.”
Kadın artık aynaya bakarken. “Nasılım?” diye sormuyor.
“Kaç beğeni ederim?” diye soruyor. Kalça, kadının ikinci CV’si oldu. Diplomadan önce yürüyor. Karakterden önce konuşuyor.
Ve kadın şunu çok iyi öğrendi: Kalça varsa sabır çekiliyor.
Kalça yoksa karakter bile yetmiyor.
Ortak hakikat şu ki: Erkek bakıyor. Kadın sunuyor. Kadın sunuyor. Erkek anlam yüklüyor. Ama kimse şunu sormuyor:
“BİZ NE ZAMAN BİRBİRİMİZİN İNSANİ YÖNÜNE BAKACAĞIZ?”
Çünkü kalça varken, ruh, detay sayılıyor. Vücut varken zihin fragman oluyor. Ten varken kalp alt yazı geçiyor. İnsanlar artık Aşık olmuyor, beğeni alıyor. Anlaşmıyor, uyuyor. Sevilmiyor, izleniyor. Ve herkes kendi kendini şöyle sanıyor:
“Ben çok arzulanıyorum.” Oysa çoğu insan sadece çok iyi sergileniyor o kadar.
Özetle. Kalça ikinci beyin olduysa. Birisi birinciyi çok uzun zaman önce kapatmıştır. Ve biz bugün. Düşünen zihinler değil.
Yürüyen arzular olduk.”
Kısacası insan anlamını yitirdi. Yeniden beşeri çizgilerini belirleyip, asıl yitirdiği ruhsal kodlarına, fabrika ayarlarına dönmesi gerekiyor. Yoksa öyle surete takılıp kalırsa maazallah, putperestten ne farkı kalacak?
Şemsettin ÖZKAN
30.11.2025 KONYA
KAYNAKLAR
1-kuran.diyanet.gov.tr
2-kuranmeali.com
3-pixabay.com
4-facebook.com
5-1000kitap.com