(Toplumsal İlişkiler 2078)

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰى كَالَّذٖى يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًاۜ لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَىْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْكَافِرٖينَ
“Ey iman edenler! İnsanlara gösteriş için malını harcayan, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi- başa kakmak ve incitip eziyette bulunmak suretiyle sadaka ve hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Çünkü onun bu gösterişinin misali, üzerinde az bir toprak bulunan (ve tohum atılan) bir kayanın haline benzer ki, ona şiddetli bir yağmur (düşünce veya hafif bir rüzgâr) isabet edince, üzerindeki toprağı silip süpürüp kendisini katı bir taş halinde bırakır. Onlar (gösteriş için hayır ve hizmet yapanlar, işte böyle riyakârlıkla) emek harcayıp kazandıkları hiçbir şeyi elde tutmaya kâdir olamazlar. Allah kâfirler topluluğunu hidayete ulaştırmayacaktır.” (Bakara/264)
Nobel ödüllü Knulp Hermann Hesse’in; “birisi mutluluğu ya da erdemiyle övünüyor böbürleniyorsa, onda bunun ikisi de yok demektir” sözüne nereden bakmalı? Amelleriyle övünen, kurum kurum kurulan nice muhafazakarlar var.
Aslına bakacak olursanız muhafazakar kavramı bile başlı başına bir sorun. Neyse buna girmeyelim asıl konu “erdemleriyle övünmek” tabiri caizse hindi gibi kabarmak meselesine dönelim.
Hess sadece erdemiyle değil mutluluğuyla övünmenin de problemli olduğunu söyler. Aristo, erdemliliğe yol açmayan eğitimin boş bir çaba ve gayretten öteye gidemeyeceğini söylerken kuru kuru okumanın bir işe yaramayacağını anlatır. İnsan erdemli olmak için, mutlu olmak için emek sarf edebilir. Lakin ‘ben faziletli bir insanım, ben mutlu biriyim’ diye kasılamaz, insanlara hava atamaz. Çünkü böyle övünmek, hem karşısındakilerde, hem de kendi iç dünyasında, müthiş bir güç zehirlenmesi yapabilir.
Çok sevdiğim Mesnevi hikayelerinden “Deve ile Fare”de de fare bir anda üstünlük kompleksine kapılır ve o anlık fazilet ve mutluluğuyla övünmeye girişir. Hz. Mevlânâ’nın anlattığı şu ibretlik hikâye insanın içine düştüğü bu derin gaflet hâlini çok güzel ifade eder:
“Küçük bir fare bir devenin yularını kapmış, eline almış, kurula kurula gidiyordu. Deve, kendi huyu, uysal tabiatı yüzünden, onunla yol alıp giderken fare, kendi küçüklüğünü göremeden:
“- Ben ne büyük bir pehlivanmışım, bir yiğitmişim” diye böbürleniyordu. Deve farenin bu düşüncesini anladı:
“- Hoş, şimdi ben sana, senin gerçek mahiyetini gösteririm” dedi. Gide gide kocaman bir filin bile geçemeyeceği büyük bir nehrin kenarına geldiler. Fare orada durdu; şaşırıp kaldı. Deve; “- Ey dağda, ovada bana arkadaşlık eden” dedi.
“- Neden durakladın? Neden şaşırıp kaldın? Haydi, yiğitçe nehrin içine gir. Sen benim kılavuzumsun, öncümsün. Yol ortasında böyle şaşırıp kalma, susma!”
Fare; “- Arkadaş!” dedi:
“- Bu su, pek büyük, pek derin bir su; boğulurum” diye korkuyorum.
Deve: “- Dur bakalım suyun derinliği ne kadarmış?” diyerek hemen nehrin içine ayağını bastı.
“- Ey kör fare!” dedi, “Su diz boyu imiş, ne diye şaşırdın, aklın başından gitti?”
Fare dedi ki: “- Nehir sana göre karınca, bize göre de ejderha gibidir. Çünkü dizden dize fark vardır. Ey hünerli deve! Su sana diz boyu ama benim başımı yüz arşın geçmede.”
Deve: “- Öyleyse” dedi “bir daha terbiyesizlik etme ki; onun kıvılcımı ile bedenin ve canın yanmasın! Sen, kendin gibi farelerle boy ölçüş; fakat farenin deveye söylenecek bir tek sözü bile olamaz!”
Fare: “- Tövbe ettim, pişman oldum. Allah için olsun şu öldürücü, şu boğucu sudan beni geçir! Diye, yalvardı. Deve ona acıdı da: “- Haydi” dedi “- sıçra da hörgücümün üstüne çık, otur! Bu sudan geçmek veya başkalarını geçirmek benim işimdir. Ben senin gibi yüz binlercesini geçiririm.”
Şemsettin ÖZKAN
05.03.2026 KONYA
KAYNAKLAR
1-kuran.diyanet.gov.tr
2-kuranmeali.com
3-pixabay.com
4-suskunduvar.com